TEZHİP

Arapça'da “altınlamak” mânâsına gelen tezhip kelimesi, ezilerek fırçayla sürülecek hâle getirilmiş olan varak altın ve muhtelif renklerin kullanılmasıyla gerçekleştirilen bir kitap süsleme sanatıdır. Yazma eserlerin, bilhassa Saray kütüphaneleri için hazırlanmış olanlarında tezhîbe çok ehemmiyet verilmiştir. Hattın yanında eserin kıymetini artıran tezhip, kitap sanatları içinde de ayrı bir önem taşımaktadır; takdîm edilen şahsın mevkıine veya sipariş eden kimsenin mâli gücüne göre kullanılan malzeme ve sarf edilen emek de farklı olmuştur.

Tezhip, üslûplaştırılmış nebâtî (hatayî, penç, goncagül, yaprak...) ve hayvânî (rûmî, münhani, çintemâni...) asıllı motiflerle hazırlanan kompozisyonlarda uygulanma sahası bulmuştur. Bir çiçeğin, dikine kesitinin üslûba çekilmiş şekline hatâyî, kuşbakışı görünüşünün üslûplaştırılmış hâline de penç adı verilir. Bütün çiçeklerin olgunlaşmamış çizimleri goncagül grubunu ve bütün yapraklar da yaprak grubunu meydana getirirler. Bu tam üslûplaştırılmış motiflerden başka, kısmen üslûplaştırılan, dolayısiyle karakterini tam kaybetmeyen motifler de ( gül, lâle, karanfil, bahar dalı... ) kullanılmaktadır.
İstanbul'un fethiyle kazanılan ruh yapısı, tezyînat sahasında da görülmektedir. Güzel sanatlara merakı bulunan ve kitaba verdiği ehemmiyet bilinen Fâtih Sultan Mehmed'in Topkapı Sarayı'nda bir nakışhane (nakkaşhane) kurdurduğu ve sernakkaş olarak Özbek asıllı Baba Nakkaş'ı getirttiği biliniyor.

Hükümdar sarayı bünyesinde nakkaşhane bulunması bir gelenek şeklinde, Uygur Türkleri'nden, Anadolu Selçukluları'ndan ve Timurlu sarayından beri süregelmektedir. Osmanlı padişahları da aynı usulü daha yaygın olarak devam ettirmiştir. Bununla beraber Bursa ve Edirne'de saraya bağlı nakkaşhanelerin varlığına dair herhangi bir vesika günümüze ulaşmamıştır. İstanbul'un fethinden sonra Ayasofya Camii arkasında Arslanhane adıyla anılan eski bir Bizans kilisesinin üst katında nakkaşların çalıştığı bilinmektedir. Bir çok sanatkârın toplu olarak eser verdikleri bu nakkaşhane, aynı zamanda tatbikat mektebidir. Usta-çırak usûlüne göre yetiştirilen talebeler,sanatı yalnız tarifle değil, uygulamalı olarak burada öğrenirlerdi. Sernakkaş gözetiminde çeşitli işlerin bir arada yapıldığı bu nakkaşhanelerde yazma eserlerin tezyînatı kısa zamanda tamamlanırdı. Âhar yapanlar, kağıd boyayanlar, desen çizenler, cetvel ve tahrir çekenler, boya hazırlayanlar, altın ezenler, bu nadide yazmaların vakit uzamadan ortaya çıkmalarını sağlarlardı.

II.Bayezid ( 1481-1512 ) dönemi ve XVI. yüzyıl, Osmanlılar'da tezhip sanatının en olgun ve mükemmel devrinin tam olarak başlangıcıdır. Sultan II. Bayezid'in saltanat yıllarında, meşhur Türk hattatı Şeyh Hamdullah'ın Kur'an-ı Kerim'lerinde görülen tezhipler, bunun en güzel işâretidir. Son şeklini alan mushaf tezhibi ve sayfa düzeni, daha sonraki yıllarda da aynen korunmuştur. Tezhiplerde, mat ve parlak olarak uygulanan altın daha geniş yer almakta ve bedahşî lâciverdi ile eşsiz bir uyum yaratmaktadır. Renkler son derece dengeli kullanılıp mükemmel bir işçilik ile bütün bunlar tamamlanmaktadır. Desenlerin daha zengin motifli ve çeşitli olduğu, yeni motiflerin desene katıldığı, zevk ve sanat gücünün doruk noktasına vardığı görülür.

Tezhip sanatının gelişmesinde bir diğer önemli dönüm noktası da, Yavuz Sultan Selim'in 1514'de kazanılan Çaldıran zaferiyle, Tebrîz, Herat ve Şîraz'dan getirilen –bir kısmı Türkmen asıllı- sanatkârlardır. Son Tîmurlu şehzâdesi Bediü'z-Zaman Mirzâ'nın maiyetindeki sanatkârlarla İstanbul'a geldiği; bunların Acem Nakkaşları Bölüğü'nü oluşturarak Saray Nakkaşhanesi'nde hizmet verdikleri bilinmektedir.

Klâsik tezhibin ikinci parlak devri, XVI. yüzyılın ikinci yarısı, Kanunî Sultan Süleyman çağıdır. Yavuz Sultan Selim zamanında Tebriz'den İstanbul'a getirilen Şahkulu, Saray Nakkaşhanesi'nin sernakkaşıdır. Şahkulu'nun ustaca kullandığı fırçasıyla meydana getirdiği –siyah mürekkeple yapılmış- resimler, yeni üslûbun doğmasına sebep olur. Sazyolu üslûbu olarak adlandırılan bu tarzın temel ilkesi, desende tekrarlama olmayışıdır. Geniş alanı dolduran kompozisyonun çiziminde sanatkâr, kıvrak fırçasını ve güçlü desen bilgisini kullanmakta tamamen hürdür. Zemini renksiz kâğıda çizilen desenlerin konularını ekseriya ejder ve hayvan mücadeleleriyle peri resimleri teşkil etmektedir.

XVII yüzyıl, tezhip sanatı bakımından bir yenilik göstermeyen devirdir. İlk yarısına ait eserlerde, geçmiş asrın kuvvetli tesiriyle klâsik anlayışın devam ettiğini görüyoruz. Nakkaşhanelerde usta-çırak usulü yetişen müzehhibler elinde bezenen ve sağlam desen bilgisiyle hazırlanan eserler bulunmaktadır. Zengin çeşitleriyle hatâyî gurubu motifler ve bütün kaidelerini koruyarak desene yerleştirilen rûmî motifleri incelenen eserlerde göze çarpmaktadır. Bu asrın başlarında -1603-1617 arası- Enderun'dan yetişen ve daha sonra yeniçeri ağası, beylerbeyi ve vezir olan Nakkaş Hasan Paşa'nın ( ö. 1622 ) hazırladığı Sultan I.Ahmed'in tuğrası, desen ve motif hakimiyetine çok güzel bir örnektir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde muhafaza edilen bu büyük ebattaki tuğra, kumaş zemin üzerine işlenmiştir. Bu devirde Saray Nakkaşhânesi'nde hazırlanmış olan eserler içinde zikretmeye değer bir başkası da, (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, R.741) Sultan II. Osman'ın şiirlerinden oluşan Dîvan-ı Osman'dır.

XVIII. yüzyılda Batının barok ve rokoko tarzlarının Osmanlı tezhip sanatına nüfuz etmesiyle yeni zevk ve görüşler meydana gelmiş olmakla beraber, bir taraftan da klâsik Osmanlı tezhibinin biraz kabalaşmış hâliyle, fakat renk, desen ve motiflerini kısmen koruyarak devam ettiği görülmektedir.

Sultan III. Ahmed'in 1718'de Edirne'den İstanbul'a gelişiyle başlatılan ve “Lâle Devri” adıyla bilinen bu yıllar 1730'a kadar devam eder. Sultan'ın büyük bir ihtimalle beraberinde İstanbul'a getirdiği bir kısım saray nakkaşları yazma eserlerin bezenmesinde vazife almışlardır. Sultan III. Ahmed'in 1718 yılında Topkapı Sarayı üçüncü avlusuna, içinde geniş bir yazma eser koleksiyonu bulunan kütüphane binası yaptırdığı bilinir. Çiçek merakı ve sevgisinin doruk noktasına çıktığı bu asırda, bezeme sanatında da bu ilginin tesirleri görülür.

Saray nakkaşhanesi'nde bulunan sanatkârlar, Batıdan gelen tesirlere kendi zevk ve görüşlerini de katarak Türk rokokosu denilen yeni bir üslûpla eserler meydana getirmişlerdir. Asrın ilerleyen yıllarında Batı ağırlığı artmış ve gelenekli tesirler yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Vazo içinde çiçekler; bükülmüş, kıvrılmış uzun sazyolu tarzı yapraklar, örgülü şerit ve kurdelelerle ışık-gölge kullanılarak derinlik tesiri sağlanmaya başlaması bu dönemde karşılaştığımız yeniliklerdir. Sanatta görülen bu yeni tesirler, dokunan kumaş ve döşemeliklerde, kalemişlerinde, çini desenlerinde ve kitap bezemesinde kendini hissettirmektedir.

Minyatür özelliği taşıyan çiçek resimlerinin bu dönemde ayrı bir yeri olduğu bilinir. Tam sayfayı dolduran, çoğunlukla tek olarak işlenen bu çiçek resimleri albümler halinde hazırlanırdı. Diğer asırlara kıyasla bu yüzyıl sanatkârlarını, müzehhipliği yanında çiçek ressamı olarak imzalı eserlerinden tanıyoruz. Bunlardan en meşhur olanı, âdeta yaşadığı yüzyıla damgasını vuran büyük sanatkâr Üsküdarlı Rugani Ali Çelebi'dir. Yusuf-ı Mısrî'nin yetiştirdiği bu tezhip ve lâke üstadının meydana getirdiği eşsiz eserler bugün de seyredenleri hayran bırakmaktadır. Birbirinden güzel imzalı rugan (lâke) kitap kapları ve yazı altlıkları, çekmeceleri yanında kıvrak fırçası, renk zenginliği ve gerçeğe uygun olarak üsluplaştırdığı çiçek resimleri ayrı bir yer tutar.

XIX. yüzyıl tezhibinde barok ve rokoko karışımı üslûba daha sonraları ampir de eklenmiş ve neticede hangi motif veya desenin hangi üslûpta olduğuna karar vermek imkânsız hâle gelmiştir.